Content

Style Switcher

img

Neva’nın incisi Sen-Petersburg/Saintpetersburg - Murat Tuncel

Ünlü Rus şair ve eleştirmen Apollon A. Grigoryev, Sentpetersburg’u konu edindiği bir yazısında “ ........ Yüzlerce şair beyaz gecelerimizi tasvir ederken göklere çıkardı. Ama havadaki gül kokusu ve boşlukta kopan çelik telin titremesinin tasviri kadar kolay değildir bu şehrin güzelliğini sözcüklerle tasvir etmek. O nedenle bu güne kadar hiçbir şair Neva üzerindeki mavi gökyüzüne sinmiş bu anlatılmaz, esrarlı, düşünce ve hayat dolu sessizliği şiirlerine yansıtamadı. Hiçbir ressam gökyüzündeki o renkleri ve nehirdeki yansımalarını tuvallerine aktaramadı. Hiçbir müzisyen yoğun duygular oluşturarak yerden göğe yükselen ve sonra yine yere dönen o eşsiz sesleri anadilinde besteleyemedi.”diye yazmış. Bu paragrafı okuyunca insanın bu şehir konusunda yazmaya biraz cesareti kırılsa da, Sentpetersburg’u görünce bu duygusundan çabucak kurtulup içi coşarak kaleme sarılıyor ve “en azından ben de kalan Senpetersburg’u yazarım” diye düşünüyor. Ben de bu yazımda işte öyle yapacağım ve sözcüklerimin gücü yettiğince Birinci Petro’nun 27 Mayıs 1703 tarihinde Tavşan Adası’nda temeline ilk harcı koyduğu kalesi ve öteki güzellikleriyle bende kalan Petersburg’u anlatmaya çalışacağım. Rembrand’ın, Van Gogh’un Harry Mulisch’in ayak izlerini sokaklarında bıraktıkları Amsterdam’ın Schiphol Havaalanı’ndan havalanan uçağımız, Estonya’nın başşehri Tallinn’e doğru hızla yol alırken öteki yolcular gibi benim de gözlerimde hâlâ geceden kalma uyku dolaşıyordu. Ben uyuyup uyumama arasında gidip gelirken, içecek ve kahvaltılık satan aceleci hostesler el ile sürdükleri arabalarıyla yanımıza geldiler. Yanımdaki koltukta oturan hanım kahvaltı ısmarladı. Ben de bir kahve istedim. Her halinden böylesi yolculuklara alışkın olan koltuk kmşum rahat rahat kahvaltısını yapıyor, ben de kahvemi içiyordum. Kahvaltısı bitince bana bakarak, “Bir kahve daha ister misiniz?” diye sordu. Ben biraz da şaşkın, başımla “evet” işareti yapınca, el işaretiyle çağırdığı hostese hem kendine hem de bana birer kahve söyledi. Şaşkınlığımın nedeni yirmi beş yıldır çeşitli ülkelere yolculuk yapıyordum, yüzlerce Hollandalı ile yan yana oturmuştum ama ilk kez bir Hollandalı’nın böyle içinden gelerek bir kahve ısmarlamasına tanık olmamdı. Ben öyle iç dünyamda duygularımla uğraşırken, bu kez koltuk komşum elini uzatarak, “Jacquelien” dedi. Ben de elini tutarken“Murat” dedim. Bu kısa tanışmadan sonra hemen, “Hollanda’da bir mühendislik bürosunda uzmanım. Avrupa Birliği projeleri kapsamında yeni üye ülkelerin altyapı projelerinin uygulamalarındadenetci olarak çalışıyorum. Görevim nedeniyle yılda birçok kez çeşitli ülkelere gidip yerel projelerin uygulamasını yerinde denetleyip raporlar yazıyorum. Bazen işler uzuyor, gittiğim kentlerde aylarca kaldığım bile oluyor.” Dedi. Benim de öğretmen ve yazar olduğumu söylememden sonra Hollanda edebiyatı üzerine konuşmaya başlıyoruz. Benim Hollandalı yazarlardan ve onların bazı yapıtlarından sözetmemden öyle mutlu oldu ki anlatamam.Kendi kendime, “ Yabancıların kendi sanat ve edebiyatlarıyla ilgileneceklerini hiç düşünmüyordu herhalde” diye söylendiğim sırada pilotun Tallin Havaalanı’na doğru inişe geçtiğimizi bildiren anonsunu duyduk. Anonstan sonra Tallin’e birkaç kez geldiğini bu kez biraz uzun kalacağını söyleyen Jacquelien, inmeye hazırlanırken bana transit yolcuların izlemesi gereken yolu, hatta çıkacağım merdivenleri bile tarif etti. Uçaktan inip yürüyerek ana binaya girince bana çıkacağım merdivenleri gösterek,”dag Murat,” dedi. Ben de, “dag Jacquelien” dedim. Tallin Havaalanı’nın bekleme salonunda bir şeyler içip Senpetersburg uçağının kalkış saatini beklerken yolcu salonuna bir gelinle bir damat girdi. Ben onlar da bizim gibi yolcudur diye düşünürken, onlar salondaki yolcular arasında kısa bir tur atıp girdikleri kapıdan çıkıp gittiler. Kapıya doğru bakarken “iyi ki bir fotograf çekmişim” diye söylendim. Sanki gelinle damadın gitmesini bekliyormuş gibi uçuş listesini gösteren ekranda bir hareketlilik oldu ve liste değişti. Yeni uçüş düzenini gösteren listede Tallin-Senpetersburg seferini yapacak uçağın bir saat gecikmeli kalkacağını okuyunca “tuh” dedim. Öyle söylememin nedeni Türkiye’den gelecek arkadaşlarla Senpetersburg Havaala’nında buluşamayacağımız içindi. Ama nasıl olsa otelin adresi vardı. Kendimi rahatlatmak için, “biner bir taksiye giderim,” diye söylenirken büfeye doğru yöneldim. Tadımlık bir şeylerle bir de kahve aldım. Havaalanında sıkılmadan geçirdiğim o bir saatten sonra iki sıralı küçük bir uçağa bindik. Uçak havalanınca yemyeşil ağaçlar arasına gizlenmiş kentin tüm köşe bucağı gözlerimizin önüne serilince, “şehirdeki dingin yaşam buradan bile hissedebiliyor, diye söylenirken nedense gülümsedim.. Kırk dakikalık bir yolculuktan sonra görünen Senpetersburg’un ortasından geçen Neva Nehri karşıladı bizi. Mavi elinin parmaklarını şehrin mahalleleri arasına sokmuş gibiydi. Her parmağında da köprülerden yüzükleri vardı. Uçak havaalanına yaklaştıkça kent daha da belirginleşti. Katedraller, kiliseler ve anıtlar üzerimize üzerimize gelmeye başladı. Havaalanının ana binasından girdikten sonra ışıklı levhaları izleyerek pasaport kontrolü sırasına girdim. Önümdeki birkaç kişinin işi bitince de ben pasaportumu uzattım eski sovyet dönemindeki otoritenin timsalı memureye. Evirip çevirdiği pasaportumdan pek bir şey anlamadı. Belli ki ikili anlaşmalardan haberdar değildi. Kendisi işin içinden çıkamayınca pasaportumu yanındaki memureye verdi. Ben, “ Keşke Hollanda pasaportumu verseydim. Bizimkiler vize yok demişlerdi ama baksana kadıncağız vize arıyor…” diye geçirirken, pasaportumu elinde tutan hanım bana bakarak, “Turista, turista,” diye söylenirken pasaportumu arkadaşına verdi. Pasaportuma acele acele giriş damgasını vuran memure pasaportu geri verdi. O işlemden sonra bagajlarımızın geleceği salona geçtim Çok beklemeden gelen çantamı alırken memurenin, ”turista, turista” deyişini taklit ettim gülümseyerek birkaç kez. Sonra da büyükçe çıkış kapısına doğru yürüdüm. Metin Turan son mailinde, “yolculukta bir aksilik olur, hava alanında buluşamazsak seni dışarıda birisi bekleyecek,” diye yazmıştı. Ben de ara koridordaki döviz bürosundan para bozdurup cümle kapısından dışarı çıktım. Çıkışta yukarı kaldırılmış pankartlarda kendi adımı araya araya sağa sola bakarak yürürken, adımın yazılı olduğu pankartı tutan delikanlıyı gördüm. Ona doğru yönelince o da bana doğru yürüdü. Tanışırken adının Abdrey Rıjenkov olduğunu söyleyen gencin Konya ağzı Türkçe konuştuğunu farkettim. Bizi bekleyen taksiye doğru yürürken, neden Konya ağzı Türkçe konuştuğunu sorunca, “Stajımı Selçuk Üniversitesi’nde yaptım..” dedi. Taksiyle yol alırken nedense, “bilim insanlarımızın dil uçurumu” diye bir cümle sık sık dilimin ucuna geldikçe yuttum. O sırada büyük Holiday Inn Oteli’nin önüne gelidik. Delikanlı Apolloniar Hanım ile telefonla konuştuktan sonra, “Bu değil öteki” dedi ve şoförü yönlendirdi. Kent merkezinin yakınındaki Holiday İnn Otel’e geldiğimizde otelin girişi ana baba günüydü. Hem Türkiye’den, Kıbrıstan ve diğer ülkelerden gelen bizim arkadaşlar oradaydılar, hem Avrupalı, hem de Çinli turistler oradaydılar. Ben Türkiye’den gelen öğretim üyeleri ve yazar arkadaşlarla sohbet ederken, pasaportlarımızı toplayan organizatorümüz de resepsiyondaki işlemleri tamamladı. Anahtarlarımızı alıp odalarımıza çıkarken şifreli asansöre binen Çinlilerin çokluğu bir kez daha dikkatimi çekti. Ama buradakiler başka yerlerde gördüğüm Çinlilere hiç benzemiyorlardı. O akşam yemeğimizi hep birlikte otelin restaurantında yedik. Otelin kafeteryalarında bir şeyler içerken uzayan sohbetler sayesinde de geç vakit odalarımıza çıktık. 13 Eylül sabahı kahvaltı salonununda hemen hemen her masayı Çinliler istila etmiş gibiydi. Öteki ülkeleriden gelen turistler ise onların masalarında sığıntı gibi oturuyorlardı. Kattaki beş yemek salonundaki tüm masalar dolu olduğu için herkes elindeki kahvaltı tabağıyla bir süre boşalacak masa bekliyordu. Fakat ne gariptir ki bu beklemelerden kimse sıkılmıyordu. Hatta herkes çok eğleniyormuş gibi birbirine gülümsüyordu. Kahvaltıdan sonra aşağı salonda toplandık. Birlikte bindiğimiz otobüsümüz tüm uyarılara ve uyandırmalara karşın ancak kırk dakika gecikmeyle hareket edebildi otobüsümüz. Kentin en uzun caddesi olan Nevisky Caddesi ve onun devamı olan on iki kilometrelik Moskova Caddesi’nde ilerlerken rehberimiz ve aynı zamanda çevirmen olan Senpetersburg Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi Türk Dili öğretim üyesi Apolloniar Hanım gülümseyerek yanından geçtiğimiz her heykel,meydan hakkında bilgi veriyordu.

Devamı
img

Amasya’nın Gözbebeği İris - Murat Tuncel

Ankara otogarından otobüsümüz hareket ederken ben Ankara’da bıraktığım dostları düşünüyordum. Gece yarısınını biraz geçe otobüsümüz Çorum ve Amasya’ya doğru uzanan anayola çıktı. Her ayrılışta olduğu gibi yine yüreğim burkulmuştu. Uzun süre canım kimseyle konuşmak istemedi. Zaten yanımdaki koltukta oturan orta yaşlı adamın da konuşmaya pek niyeti yoktu ve gözlerini kapamıştı. Bu durum epeyce sürdü. Mola yerine yaklaştığımız sırada uyuma oyununa son veren saçlarının ön tarafı seyrelmiş adam doğukaradeniz şivesiyle: -Yoculuk nereye dedi bana doğru bakarken. -Amasya, Tokat dedim. O önden seyrelmiş saçlarını düzeltirken: -Amasya mı, Tokat mı? Diye sorunca. -Bir iki gün Amasya’da kalacağım sonra da Tokat’a gideceğim, dedim... Mola yerine varan otobüsün ışıkları yanınca, elimdeki Amasya ili tanıtım kitabına baktı, sonra da : -Hele gidip bir çay içelim de konuşuruz, dedi. O da benim gibi sigara içmiyordu. Genişçe bir masaya karşılıklı oturduk. Hazır bekleyen garson da hemen çaylarımızı getirdi. Sıcak çaylarımızı yudumlarken Erbaa’da öğretmen olduğunu, Ankara’daki hipodrumda yarışan bir yarış atı beslediğini ve o gün atı birinci geldiği için çok mutlu olduğunu söyledi. Bir süre sustuktan sonra da: -Önemli olan kazandığı para değil, birinci gelmesi. Ona dikkatlice baktım. Sözcüklerinin bir övünç mü, böbürlenme mi içerdiğini kestirmeye çalıştım ama sadece bir sevinci paylaşmaktan başka bir şey değildi. Yüzündeki gülümsemeye bakarken: -Artvinli misin, diye sordum biraz da şaşırtmak için... -Nereden anladınız? Diye sordu. -Üç yıl Artvin öğretmenokulunda okudum. Artvinlilerin sözcükleri ağızlarının içine yayarak konuşmalarını iyi tanırım, dedim. Meslektaş olduğumuzu öğrenince yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti. Gülümsemesini de o günkü sevincine katarak mola bitinceye kadar atından, at cinslerinden, Arap atlarıyla İngiliz atlarının özelliklerinden ve yarışta bu atların ayrı katagorilerde yarıştırıldıklarından sözetti. İçimden, “Bir işi severek yapmanın mutluluğunu yaşıyor,” diye geçirirken, atlar konusunda pek de bilgisiz olmadığımı vurgulamak için: -Osmanlı eyerleri ile İngiliz eyerleri arasındaki en belirgin ayrılık nedir, diye sordum... Kurnaz kurnaz yüzüme bakarak: -Atlar konusunda pek sözetmediniz ama pek de boş değilsiniz , dedi. Bir süre düşündükten sonra da biri hafiftir, biri ağır hantaldır. Yarış atlarına hafif olduğu için İngiliz eyeri vurulur, dedi. Mola yerinden Amasya’ya kadar konuşmamız derinleştikçe derinleşti. Şafak vakti Amasya’ya vardığımızda ben inmek için hazırlanırken: -Amasya, Erbaa arası uzak değil. Eğer Erbaa’ya gelirseniz beklerim, dedi. Bir süre sonra da elimdeki bilgi kitapcığı ve haritayı göstererek, elinizde haritayla yalnız dolaşmayın, dedi. Söylediğine bir anlam verebilmek için fazla zamanım yoktu. Oto gara girmeden beni yol kenarında indirdiler. Birkaç merdiven çıkmıştım ki, şişman olmayan ama etli butlu bir adam karşıma dikildi, nereye gideceğimi sordu. Onu yazihane çığırtkanlarından biri sandım. Amasya’da kalacağımı, gar restaurantlarından birinde oturup biraz dinlendikten sonra otele gideceğimi söyledim. Sanki benim öyle söylememi bekliyormuş gibi adam tekerlekli çantamı aldığı gibi önümde yürümeye başladı. Meğer adam o restaurantlardan birinin işletmecisiymiş. Hava biraz serindi ama dışarıdaki bir masanın yanına çantamı koydu, ben de geçip sandalyeye oturdum... Bir çay bir de kokusundan yeni fırından çıktığı belli olan bir parça börek söyledim.

Read More
img

Sultan Dağları’nın ak incisi Akşehir

Bir şehrin kimliğini; o şehrin semalarında dolaşan efsaneler, sokaklarında gezinmiş kahramanların ayak sesleri, mezarlıklarında gökyüzüne selama durmuş anıt mezarları, eski ve yeninin yanyana durduğu kültürel mekanları, kalesinin surları ve varsa yemyeşil dağlarıyla ovaları hep birlikte oluşturur. O kentte yaşayanlarsa bütün bunların koruyucusu ve sürdürümcüsüdür. Ülkemizdeki çoğu kentte bunların hepsini birarada bulmak olanaksızdır, ama Nasrettin Hoca’nın da dediği gibi “Dünyanın ortası “ olan Akşehir’de bu kimlik imlerinden kale surları dışında hepsini birarada bulabilmek olanaklı. Belki başka gezginler ayrı değerlendirmeler yapabilir ama geçtiğimiz yaz bir araştırma nedeniyle ziyaret ettiğim Akşehir bende böyle bir izlenimi yarattı. Bu yazıda beni insanlarının güler yüzlülüğü ve yukarıdaki nitelikleriyle beni etkileyen Akşehir’i sizlere de biraz daha yakından tanıtmaya çalışacağım. Eğer bir eksiğim olursa, onu da Akşehir tarihçilerine sorup öğrenmenizi öneririm. Kuzeybatıya doğru kıvrılarak uzanan Sultan Dağları’nın Emir Dağı’na selama duran son yamaçlarına Frig tirani(zamanın valisi) Philomelos tarafından kurulan Akşehir, uzun bir süre kurucusunun adıyla anılmış. Frig uygarlığına son veren Hititler kentin adını Thymbrion olarak değiştirmişler. Bizans ve Romalılar ise kentin birinci adını küçük bir değişikliğe uğratarak Philomelium yani Balsevenler şehri diye anmayı uygun bulmuşlar. Herhalde Akşehirliler o zamanlarda da hem dünyanın en lezzetli balını yapan arıları, hem de en lezzetli kiraz veren ağaçlarını yetiştiriyorlarmış. Bir gün Torosların sallanmasıyla titreyen Sultan Dağları’nın yamacında kurulu Philomelium kalesi yerle bir olmuş. Demremden canını kurtaran az sayıdaki Philomeliumlu, Sultan Dağları’na darılarak yeni kentlerini dağ ile göl arasındaki ovaya inşa etmişler. Çoğu yemyeşil ağaçlar arasına yapılan evlerin ortak özelliği beyaz kesme taştan duvarlarının olmasıymış. Taş bulamayıp evlerini kerpiç ve ahşaptan yapanlar da evleri öteki evlere benzesin diye duvarlarını beyaz kireçle aklaştırıyorlarmış. Doğu Roma İmparatorluğu’nun son dönemlerine doğru Anadolu’yu ve Balsevenler kentini işgal eden doğulu bir komutan, bu ak duvarları olan evlere ve bahçelerdeki meyve ağaçlarında açan beyaz çiçeklere bakınca çoşkuya kapılarak, “Bundan böyle bu beldenin adı Belde-i Beyza olsun” demiş. O günden sonra çok uzun bir süre Belde-i Beyza olarak anılan Philpmelos’a son sahipleri Osmanlılar da Akşehir adını vermişler.

Devamı
img

Auschwitz’i Görmek – Murat Tuncel

Bu binadan da uçuk bir benizle çıkıyorum. Oradan hemen sonra da Nazilerin son sistem gaz odasının bulunduğu küçük binaya geliyoruz. İki kabul binası arasındaki bir boşluğun yarısına yapılmış düz çatılı küçük bir betonarme bina. İçeri kuzey tarafındaki griye boyanmış bir metal kapıdan giriliyor. Dar bir aralıktan geçilip ikinci bir kapıdan gaz odasına giriliyor. Gaz odasının içduvarları özel yalıtım boyaları ve sıvalarıyla yalıtılmış, gaz çabucak etkisini göstersin diye. Varlık Dergisi MART 2013 sayısında daha fazla bilgi bulabilirsiniz.

Devamı